DOLUNAY AKER HAKKINDA


10 Ocak 2022 Pazartesi

Rindistan: Kendine Dönmenin Merkezi

Yakın tarihin bize sunduğu gerçeklere bakarak yaşadığımız coğrafyanın mutluluklar ülkesi olduğu söylenemez. Günümüz şiirinin aktığı yöne bu küçük ama büyük eşdeğerli ayrıntı üzerinden bakarsak yaşamın güzelliğine ve insanın erdemli bir varlık olduğuna, en azından böyle olmaya gayret gösterdiğine inanmak serinletmese de bazı durumları hafifletir. Şiirin bu güzelliğe, erdemli olma durumuna bir anlam yüklediğini onu işler hale getirdiğini varsaymak en hafifinden ucuz bir blöf olur. Sanatın özerk bir bölge olduğunu, şiirin bu özerk bölgeden de uzaklaşarak kendisine özgü bir ada inşa ettiğini unutmamak gerekiyor.

Kerem Bereketoğlu’nun İlk şiir kitabı Rindistan pek göz önünde bulunmayan ama yaptığı işlerle adından söz ettiren Oyun Yayınevi tarafından 2014’de yayımlandı. Rindistan, çok çağrışımlı bir kitap. Metinler arası göndermeler bir yana, şairin bireysel atıflarda bulunduğu okunmalar ya da içselleştirmeler kitabın bütününe yayılarak okuyucuya karanlık bir zemin hazırlıyor. Ancak bu zeminin ürkütücü bir yanı yok. İnsanın kendi gerçekleriyle yüzleşmesi gerektiğini vurgulayan bir altyapıya sahip. Bereketoğlu’nun kitabın ilk şiirine “Sordum. Nedir karanlık?” diye başlaması sadece şiir okuruna değil hayatın kendisine sorulan bir sorudur. Kitabı ilk okuduğumda bu Beckettvari başlangıç beni çok etkilemişti. Şiirlerin bütününe yayılan bu karanlık hava ironiyle beslenerek kendisine yoğun bir anlam alanı açıyor. Sözcüklerin aradığı karşılık buradan tezahür ediyor okura.
Sistemin dayattığı insan tipine karşılık “hayal kurmanın tek erdem” olduğunu söyleyen bir şiir kişisi var karşımızda. Persona, düzenin ona sunduğu kalıplara sığmak, onların vadettiği hayatı yaşamak istemiyor. Çünkü bu yaşamın önceden planlanmış bir yaşam olduğunu düşünüyor. Bu ayrımın bilinciyle hareket eden birey, kendisine yüklediği ağırlığı da yadsımayarak sürdürüyor yaşamını. “Sirkini sırtında taşıyanlara/Azımsanmak ağır gelmez” İlk soruya yani karanlığa dönerek gerçeği bulmaya çalışıyor şair. Gerçeğin içindeki gerçeğe dönmek durumu da diyebiliriz buna. Gündelik hayatın gerçekliğinden ve geçerliliğinden sıyrılan kendi adasını kurmaya çalışan bir gerçek: “Gecenin en karanlık sırrıdır karanlık.”    
Bereketoğlu, Rindistan’da şiirinin neye, hangi yöne doğru gittiğini bilerek hareket ediyor. Kendi durumunu bilmekle kalmayıp, bu bilme durumunu aynı mercekten bakanlara da sunuyor karşılık beklemeden. Hayatın içinde, kurulu düzenin şekillendirdiği yapıdan uzakta, çevresini gözlemleyerek kişiliğini korumaya çalışan şair, etrafında olup bitenlerden sorumlu olduğunun da bilincinde. “Geç Gelen Yaz, Pazar Arabaları ve Puştlar” adlı şiiri bu kopuşu somutlaştırmak açısından güzel bir örnek. “Kitabın sonunda anlarsın benimle aynı kişi olduğunu” derken şair, kopuşu sadece kendisine saklamıyor. Kopmanın gerekliliğini yansıtıyor yol arkadaşlarına. Çünkü şair için eski dost, para tedavülden kalkmıştır.

Modern insanın kabullenme duygusu başka durumları da etkileyerek bütün dünyasına saçılıyor, bunu engellemek için yapılan tercihler kişinin kendi özüne dönmesiyle mümkündür.  
Vazgeçilen şeyler kazanılan gerçeklere tekabül ediyor Rindistan’da. Yine de bir rulet durumundan söz etmiyoruz, Bereketoğlu okları kendisine çeviriyor daha çok. Elindeki olanaklarla düzene kafa tutan şair, o kısıtlılığın içinden bakıyor dünyaya, fakat o dar alan dilde derinleşerek koca bir merkeze dönüşüyor: kendine dönmenin merkezine. “Yeterince ince bir kâğıtla/Sökebilirsin her şeyi yerinden:”
Rindistan’ın şiir örgüsünü etkileyen bir başka kaynak da tarih. Şairin gezdiği, gördüğü, duyduğu yerlerin onda bıraktığı etkiler. Kendisinden önce gidenlerin baktıkları yerlere farklı açılardan bakma durumu. Yaşadığımız şehrin, coğrafyanın, kültürün üzerimizdeki etkisini göz ardı edemeyiz. Biz istesek de istemesek de bazen güzel anları tetikleyici bazen de yıkıcı durumlara sebep olabilir nefes aldığımız yerler. 
Hafızanın insanda yarattığı yük, hiçbir ağırlıkla eş değer değil ve insan sürekli o yükün peşinde, kendi sınırını arıyor. Sınırı ararken yapılan sınır ihlalleri, o muğlak geçiş, şiirin sonsuz varlığıyla devam edecek.  Yoğun yaşanan bu insani durumları sözcüklerin kendi dünyasından ayrı tutamayız. Şairin sözcüklerin dünyasına hesapçı bir yaklaşımla bakmaması, onları özenli ve titiz kullanmasına sebep olmuştur. Duru bir dille anlatıyor derdini Bereketoğlu. Bu anlatım imgenin tahribat gücünü azaltıyor. İmgenin azalması bir eksiklik olarak algılanabilir, tam tersi bir duraktan bahsediyorum oysa. Yerinde ve doğru zamanda kullanılan, bütünü önemseyen imgedir şiiri ayakta tutan.  Rindistan’ın bu tarz şiirlerden oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Son olarak Oyun Yayınevi’nin kıymetli çalışmaları hakkında birkaç söz söylemek isterim. Edebiyat camiasında yayınevleri her geçen gün biraz daha ticarileşmeye doğru giderken edebiyata kendi çabalarıyla sağlam yapıtlar kazandırmaya çalışan küçük çaplı minimal yayınevleri, kıyıda köşede görünür gibi olsa da işin öyle olmadığı aşikâr. Oyun Yayınevi bu perspektifle hareket eden yayınevlerinden. Şiire verdikleri emeği, ısrarcı duruşlarını yürekten kutluyor ve destekliyorum.  

Kentin Belleği: Ali Yüce

Bazı insanlar vardır ki onlar kentin belleğini diri tutan isimlerdir. Antakya ve şiir dendiğinde Ali Yüce ismini ilk sırada anmamak şiir belleğimize haksızlık olur. Bugüne kadar birçok konuda yereli geri plana atarak hareket ettik. Oysa bir şehrin ana damarını sağlamlaştıran şey yerelliktir. Ancak bazen yerellik tanımı yanlış anlaşılıyor. Cemil Meriç’in ilmi, uzak diyarlara duyurduğu bu kentte, kentin taş binalarını, dar sokaklarını, insani yanlarını bilmeden yazacağımız şiir, yaşayacağımız hayat, duyumsadığımız dünya eksik kalır.

Yaşadığımız coğrafyanın dönemsel anlamda da ön plana çıktığı şu günlerde arayacağımız sonuç güncelin salık verdiği bilinçsizlik olamaz. Ali Yüce şiirinin en dikkat çeken özelliği aklın iktidarına teslim olmadan aklı kullanması, ironiyi kendi sınırlı içinde kuvvetli değerlendirebilmesi, yazdığı şiirin Türkçenin saflığından bir şey kaybetmemesidir. Ali Yüce şiiri, kentin belleğini surlarında gezinerek arayan, tutkusunu yitirmeyen bir şiirdir. Bu şiirin kıvrak bilinci, bize ciddi sorular yöneltiyor. Soruların cevabı Ali Yüce’nin şiirlerinde gizli.

Ali Yüce hiçbir zaman güncelin kısır döngüsüne ayak uydurmadı. Yaşadığı şehrin ona katacağı birikimi biliyordu. Artık manevi değerlerin çöküşe geçtiği çağımızda, geçmiş, insan oluşumuzun kırıntılarını bize sunan tek sığınaktır. Bir kentin tarihi dokusunu ancak onun geçmişini bilerek çözebiliriz. İşte Ali Yüce şiirinin bize sunduğu bir diğer özellikte budur: geçmiş.

Amin Maalouf ‘Ölümcül Kimlikler’ adlı kitabında şöyle diyor: ‘’Kimliğim beni başka hiç kimseye benzemez yapan şeydir.’’ Ali Yüce’nin şiir kaynaklarını oluşturduğu coğrafyadan pekte uzakta bulunmayan Maalouf, Lübnan’ın birbirine geçmiş yapısını birçok kitabında anlattı. Ancak bu kitaplarda anlattığı ‘kimlik’ oluşumu bildiğimiz kimlik tanımlarının çok ötesinde. Genel çağrışımların ötesine geçerek doğduğu ülkeden, kökünden, sözcüklerinden uzaklaşmayan Maalouf, kültürünü yazdığı kitaplarla evrensele taşımıştır. O zaman yerel motiflerden beslenerek evrensel bir kaynak oluşturmak bu coğrafyada yaşayan sanatçılar için ‘uzak ihtimal’ olamaz. Coğrafyanın kilit uçlarını birleştiren şey dildir. Evrensel bir dilin oluşturacağı atmosfer, kafalardaki paslanmış yerellik imgesini çürütecektir.

Günümüz Antakya’sında Ali Yüce’nin izlerini bulmak kaçınılmaz. Antakya’nın keşmekeş yapısını ‘bir kişilik dar sokağa’ sığdıran ama bu sıkışmışlıktan koca bir dünya yaratan imgelem, özümüzden uzaklaşmak yerine ona sımsıkı sarılmamız gerektiğinin de bir işareti. Bu işaretin bize sunduğu aidiyet duygusu, varlığımızın sağlam dayanaklarından. Ali Yüce’nin Antakya’sı modern dünyanın olanakları içinde kendi verimini tüketirken bir yandan da yeni atılımlarını gerçekleştiriyor. Birçok dergi sürecinden sonra (Amik, Taflan, Amanos Yazıları, Karalama…) eski ve yeni kuşağın bir araya gelerek oluşturduğu Amanos Edebiyat,  Ali Yüce şiirini yeniden belleklere kazıyan bir uğraştır. Bu uğraşın hiç sönmemesi dileğiyle…

Amanos Edebiyat 4. Sayı, 2015

Rengini Belli Et

1.        


Bazı dönemlerde "şair ismi" şiirin önüne geçmiştir. Şairin belli okumalardan geçerek şiirini dergilerde tartması beklenirken şair, güncelin ardına düşerek gününü kurtarmış, geleceğin onda yarattığı imgeyi bulmak yerine, verili olanın olanaklarıyla yetinmiştir. Bunun sonucu olarak o şairler ya kendi şiir ortamını yaratmış ve kümelenmiş ya da bir başka kümelenmenin içinde yer alarak merkezde olanın ismine övgüler yağdırmış, gene bir tepki alamadıysa bu sefer önüne gelene saldırmaya başlamıştır.

2.

Genç şair için merkezde "olmamanın" avantajları mevcut.
Bunu değerlendirmenin yolu ise şairin duruşundan, pratiğinden, bilincinden geçiyor. Bu kuşatmayı aşmanın nirengi noktası, okumak... Günümüz genç şairinin yeteri kadar okuduğu söylenemez. Hâlbuki şiir sadece yazmakla bitmiyor. Onun diğer şairlerden ayrılan özelliklerinin de olması gerek. Kimsenin kimseyi okumadığı bir dönemde bunu söylemek elbette hoş karşılanmaz. Ancak hakikat budur. İyi bir okur olmadan iyi bir şairde olunamaz. Genç şairin tek derdi kendi şiiriyle olmalı. Şiirinin alanlarını genişletmeli, bir hedef tahtasına odaklanmaktan ziyade, şiirin onda yaratacağı duyguyu sahiplenerek başkalarının değil kendisinin aynası olma uğraşını içine işlemelidir. 

3.

Bu olanakları değerlendirmeye çalışan, adı "genç" olan şair, bir tanımlama altında izlenmeyi sevmiyor. Çünkü onun okuduğu ustalardan, geçmiş arşivlerini karıştırdığı dergilerden, poetik metinlerden öğrendiği ve tattığı arzu bu değil. Ülke iktidarının verdiği bunalım, dayattığı kurallar, hayatına müdahale ettiği insanların çığlıkları zaten genç şairin omurgasında. Samimiyetin çürüdüğü deltaya birde "şiir ortamı"nın eklenmesi, genç şairin itirazını meşru hâle getiriyor.

4.

‘’Benim derdim ateşten bir alev çalıp kaçmak ve kendi ateşimi( belki de çaldırıncaya kadar) muhafaza etmek.’’ İşte genç şairin edinmesi gereken kaygı bu olmalı... Bir yere bağlanmanın vereceği mutlak iktidar kaygısını taşımak yerine, şiirin ateşini körükleyen genç şair, hem kendi olmanın erincini yaşayacak hem de şiire yeni bir soluk getirecektir. Bunu yapmasının yolu da içi boş tartışmalardan, koalisyonlardan uzak durarak adının değil şiirinin konuşulmasına öncelik vermesi.  

5.

Sürekli değişim halinde olan şiirin, hayatın sunduğu kabı hemen kabul etmesi beklenemez. Sadece şair değil, genel olarak yaşam havzasında toyluk evresini atmayan varlıklar yıpranmaya mahkûmdur. Toyluk evresini attıktan sonra sorgulama süreci şairin geçmişi reddetmeyen, ama ondan öğrendikleriyle geleceği inşa eden bir tutuma yönelir. Eleştirisel bakış açısı hakikati görmemezlik değil hakikati sorgulayarak doğruya erişmektir.

6.

Günümüz koşullarında genç şaire bu imkânın verildiğini düşünmüyorum. Verilseydi bu soruşturmayı yapmazdık. Bırakalım dinlenilmeyi, düşünme payının bile hiçe sayıldığı bir ortamda, "her şeyi en iyi ben bilirim." algısının dolaştığı yerde samimi bir şiirin yazıldığından söz etmek sistemin bir parçası olmayı kabullenmek anlamına gelir. Kendi kabuğuna çekilen, uslu uslu şiirini yazan "hayır" demenin ne olduğunu o mahzende çoktan unutan "olgun" şairlere sesleniyorum: Yazdığımız şiir, hayatı toz pembe görmek isteyen zihniyetlere karşı hayatın içinden geçerek rengini belli eden karaşın bir şiirdir.

7.


Şiir bir donanım meselesidir. Bilgi vermek için şiir yazılmaz ama şiir yazmak için bilgili olmak gerekir. Donanımının gücüne güven ve yüreğinin sesini dinle genç kardeşim. Rengini belli et!

Amanos Edebiyat 3. Sayı, 2015

*Bu yazı Dolunay Aker'in editörlüğünü yaptığı 'Genç, Şair ve İtiraz' dosyası için yazılmıştır.

Georges Perec ve Yaşam Kullanma Kılavuzu İçin Minimal Salvolar




1.

Paris sokaklarında dolaşırken uzun ve otantik bir bina düşünün kimsenin ilgisini çekmeyecek, birçok kişinin önünden geçip gittiği, gündelik yaşamın monotonluğuna terk edilmiş bir bina. Tüketim toplumlarının yaşantıları zaten böyle değil mi? Sınırlı ve sınırlılığın dışına çıkılamayan, çıkıldığında sistemin yok etmeye çalıştığı, bireylerin sıradan dünyaları farklı bir bakış açısının genişliğinden uzak, hayal etmenin boş vakit sayıldığı bir zaman dilimine empoze edilmekte. 
Georges Perec’in ‘Yaşam Kullanma Kılavuzu’  bu sınırlılığın içinde nasıl sınırsız bir dünya yaratabileceğimizin ve düzenin yarattığı panoramayı nasıl aşabileceğimizi gösteriyor. Hâlbuki anlatmak istediği bina kusursuz bir şekilde tasarlanmış, birbirinden farklı yapıların iç içe geçtiği, okuyucuyu tekrar başa dönmeye zorlayan ama asla tekrara düşmeyen bir yapboz. 
Perec, bu mükemmel ‘düzenli düzensizlik’te apartmanın bütün katlarını, odalarını, odaların içindeki kişileri, kişilerin eşyalarını, eşyaların tarihini ve gizil detaylarını kendi kurgusal örgüsüyle hissettirmeden anlatarak, okuyucuya her şeyin bir geçmişi bir ayrıntısı bir matematiği olduğunu aktarıyor. 

2.

Perec’in yaşamına baktığımızda da bu sistematik çabanın neden bu kadar aşıldığını görebiliriz. Çünkü o ikinci dünya savaşının yıkıcılığından payını çokça almış bu yıkım üzerine yaşamını oturtmuş bir yazar. Kişinin kendi iç dünyasını sorgulama arayışı sıradan dünyanın gerçekliğini gözler önüne sererek geçmişine gitmenin bir yolunu bulmakta. Kurgusal metnin kullanım alanı burada devreye girerek yazarın kendi içinde daralttığı sınırları dış mekânda sonsuz bir düzleme yayıyor, yitim duygusu ve etrafında olup bitenlerin artık onu tatmin etmeyişi olağan koşulların değiştirilmesini hatta karıştırılmasını öngörüyor. Ucu bucağı olmayan alanın verdiği özgürlük Perec’in harflerle, sayılarla, şey’lerle ve kendisiyle yüzleşme ama en çok vakti pusuya düşüren hesaplarla savaşma sürecidir. Ulaşmak istediği labirentin dayatmış olduğu sorular ve bu soruların sorunlara dönüşmesi hayatla kıyasıya girişilen bir ‘unutma’ düellosudur. Yani yazar ya o içtenliği yakalamak pahasına kendisine yeni bir metot kurmaya çalışacak ya da zamanın sildiği bir toz olma kaderini herkes gibi paylaşarak sistemin içine eklenecek. Bu yüzden Perec’den uzlaşan bir dil beklemek onun asla yanına yaklaşmak istemediği sıradan bir tavır olur.

3.

Bulanık olanı görünür hale getirmenin vermiş olduğu enerji yazmak ediminin ilk başlangıç evresidir. Donuk bir olay örgüsünün ilerledikçe gizemli karakterlerin maceralarına dönüşmesi, sonra onların hayat hikâyelerinde gezinerek anılara ve çocukluğa göndermeler yapılması, odanın grafiğini görsel şekilde kelimelere yansıtarak orada bulunma duygusunun hissettirilmesi Perec’in geri de kalanı hâlâ aradığının naif ve sinematografik işaretleridir. Ancak bu işaretleri birleştirdiğimizde bir sonuç elde edeceğimiz yanılgısına kapılmak yanlış bir çizelge olur. Perec’in vermek istediği boşluk duygusu yazarın bellek arayışı içindeyken ayrıca iz bırakmanın da izini sürmektedir. Yaşamı ve kurgusal olanı bölümlendirirken sezgi geri plana atılamaz.
Perec’in içsel dünyasından sonra şeylerle olan bağlantısı ayrıca incelenmesi gereken bir konu. Onun dünyasında şeyler bir insan tarihçesi kıvamında yer kaplıyor. Daha geniş bir coğrafya olarak baktığımızda çok doğru bir yönü duyurduğu aşikâr. Bir binanın ayrıntılarıyla başlayıp eşyanın kronolojisini çıkarmak sürekli karşılaştığımız bir olay değil. Eşyanın yani durağan olanın peşinden giderek, eşyaya sahip olanın reçetesini sunmak aslında bu.

4.

Yaşam Kullanma Kılavuzu şifrelenmiş bireyin çıkmazlarını anlatan ona pusulasını gösteren bir kitap. Hafızanın derinlerine inerek dile ve belleğe karşı samimi bir itiraz. Gerçek olgusunu sorgulamamızı sağlayacak gerçek ve kurgu arasında gerilen bir dünya. Perec’i okuduktan sonra yürüdüğünüz yolların, baktığınız evlerin, trafik lambalarının, zaman içinde gelişen her ayrıntının farkına varacaksınız. Zamanı fethetmek bu olsa gerek.

Mühür Dergisi, 59.sayı, 2015

Yeni Bir Tutuştur Çalışıyoruz

Dil bir imkânlar zinciridir. Bir o kadar da imkânı erteleyen alışkanlık belirtisi barındırır uğrak noktalarında. Özellikle kemikleşmiş ve gerçekliğe dokunmayan, salt dile odaklanan, dil için yaşayan bir şiirin imkânı da ölümcül olacaktır. Şiirin bu imkân aşamasında hangi beklenti içerisine girdiği sorusu ve bu sorunun getirdiği sorunlar dönem dönem değişiyor. Değişmeyen tek bir şey var, o da dile, dilde biriken tortulaşmaya, dili zararsızlaştırmaya çalışan her dönemin kanonuna karşı kalıplaşmış biçimi kırarak mücadele.   Bugünün kanonu 80’lerden devraldığı imgeyi bir tahribat unsuruna dönüştürerek görevine devam ediyor. İmge üzerinden yapılan bu gerçekliği silme, onun yerine uysal, uyumlu, yerinden memnun dil koyma aşaması, çatırdayandır. Modern şiirin bütün geçiş aşamalarında bu çatırdama sesini duyarız.

Mikâil Söylemez’in Edebi Şeyler “şiir” dizisinden yayımlanan ikinci şiir kitabı Buna Devrilebiliriz’de bu çatırdamanın ürünüdür. Bir kanon olarak okuyabileceğimiz İkinci Yeni, kendinden önceki kanonların türevidir. Kanon olmak maksadıyla ortaya çıkan bir türev değildir ama. Çatırdamanın gövdesini sağlamlaştıran, imkânın kırılmasındaki muğlak geçiştir. Söylemez’in şiirini ve özelde 2000’leri bu geçiş ve kırılma aşamalarıyla okumak bana daha doğru bir perspektif gibi geliyor. Tabi ki öncelikle 2000’lerin muradını özümsemek ve anlamak kaydıyla.
Hem politik hem de estetik pratiklerden kaynaklanan bu gerekli ayrım 80’lerin bakışıyla da ciddi, eleştirel bir diyaloga girişmiştir. Şiir içinde susan bir kuşağın, şiir dışında çok konuşmasının ironisi de bundan mütevellit gibi. 80 kuşağının güzele meyli, yaşama meylini uzaklaştırmıştır. Oysa kendileri orada vakit kaybederken referansları başka bir vakti yeniden yazıyorlardı.
Buna Devrilebiliriz, bilinçdışı bir dile odaklanıyor. Salt dili bozmakla gerçekleştirilen bir müdahaleden bahsedemeyiz. Dili bozarak oluşturulan imkân, aradaki boşluğu, çatırdamaları görmenin de önemine yaklaştırıyor bizi. Sözü kendisinin aldığı bir konuşmada tek taraflı konuşmaktan korkan bu yüzden ne konuştuğuna da dikkat kesilen zihin, o güne kadar elde tutulan her şeyi tersine çeviriyor. Modern şiirin lirik aklına itiraz ediyor elbette burada. Gerçeği görebilmek için gerçeği sonuna kadar götürmemek. Söylemez, temennilerde bulunan bir şiir yazmıyor. Dışına çıkılmadıkça değişmeyecek bir dilin imkânlarına dokunuyor, dokundukça verili olanın yapay gerçeğini görüyoruz. Lirik şiirin artık iyice ortaya çıkmaya başlayan, sözsel dünyası, güzellikler parodisi, 2000’lerin yaşamı ıskalamayan hışmıyla yıkılmıştır. Şiiri ve şairi zararsızlaştırmaya çalışan, ona bir kurum gibi yaklaşan, ondan düzenli cümleler bekleyen, onu dokunulmaz kılan çatırdayandır ve her çatırdama bir acemilikten doğar.
2000’ler şiirinin en çok odaklandığı şairlerin başında İkinci Yeni’nin ‘acemi efendisi’ Turgut Uyar geliyor. Söylemez’de başta Cemal Süreya, Edip Cansever, Nâzım Hikmet olmak üzere Uyar’a uğramadan geçmemiştir. Ama bu uğramayı diğerlerinden farklı kılan ince bir nüans Buna Devrilebiliriz’de mutlaka görülmeli. Söylemez dili sadece bozmamıştır, ona İkinci Yeni’den bu yana söylenmeyen somut bir imkân da eklemiştir:“yeni bir tutuştur çalışıyoruz./belki olmamış ağızlarımızda.”

                                                                


Lirik şiirin bugüne getirdiği kaynağı hor görmek anlamına gelmiyor bu söylediğim. Ancak tek bir noktanın verimleriyle sınırlı kalmak da şiirin çoğul dünyasını görmemizi engeller. Güncel süreç içerisinde sayısız olaylarla karşılaşıyoruz. Şairin yaşamın aktığı yönden kendisini soyutlaması, sadece belirli zamanlarda sesini yükseltmesi, hem bu tavrın gerçekliğini hem de samimiyetini azaltıyor. İktidarın dile dair uyguladığı müdahaleler, inkârlar, baskılar, güdümleme projeleri bu kadar açık ve netken, şairin ılımlı şarkılar söylemesi garip bir görüntüyü de çıkarıyor ortaya maalesef.

Dile bırakılmış bu huzursuzluk bombaları naif sözcükleri söndürüyor avcunda. Döngüsel ilerleyen şiirin dimağına yeni arayışlar fısıldıyor. Söylemez’in şiirini önemsiyorum çünkü bu arayışta deformasyon yok. Yerinden oynatılan gerçeklik kuru bir toprağa ya da dil içinde dile dönüşmüyor. Eğer böyle olsaydı o zaman imgeci şiirin dünyasından bir farkı olmazdı. Dili bozmak, genellikle onun içine etmek olarak anlaşılıyor. Dönüp baktığımızda neyin, neden gerçekleştiği idrak edemiyoruz. Bütün bu ayrıntılardan uzaklaştığı ama uzaklaşmasına rağmen gerçekliğini kaybetmediği için önemli Söylemez’in şiiri. Devamı daha da somut olacaktır diye umuyorum. 

Natama, 18-19, 2018


29 Mayıs 2021 Cumartesi

Vahşi, Cesur, Açık: küçük İskender’e Mektup

 







Bir süredir kimse yaramazlık yapmıyor. Oyun kimsenin aklına gelmiyor. Hayat, sokağı dışladı ve sokağın nerede olduğunu bilmiyoruz. Kimse senin gibi telefonları istekli açmıyor. Bu oyunda bir oyun arkadaşı eksik küçük İskender: hayat. Doğrusu oyun nasıl kurulur, nasıl kendisini samimi bir şekilde ifade eder; dağlar, yollar nasıl yeniden kendisini tamamlar, tamamladı diyelim, dengeyi nasıl sağlarız, bilmiyorum. Bilmediğim halde kendimi doygun ve iştahlı hissediyorum. 

Kuralı sevmeyen çocuklar yeni oyunlar yaratır. Biz de öyle yapacağız. Senin olmadığın ama sana yaraşır bir oyun. Tabi ki bu oyuna başlamak için cesaret gerekli. Dünyanın vahşi sanrılarını bedenini bırakarak yaşayanların saatine uygun, kabiliyetini fark ederek. Çünkü biz başkasının saatini görmedik. 

Hayat, kurgu değildir. İyi bir senaryo olsa da hayatın tesadüflerini belirleyerek yaşayamazsın. Görsel efektler orada hiçbir anlam ifade etmez. Gerçeklik kuşkusuz hazır bekleyecektir. Bıçakları ve korkularıyla. Sahne tamamlanacak ya da yıkılacak; oyuncular figüranları sevmeyecek. Yönetmen kimsenin umurunda olmayacak. Fragmanı şimdi başlatıyoruz. Başrolde sen olacaksın. Başrolde belirsiz muammalar. 

Ben bu mektuba şiiri dahil etmiyorum. Senin kaçtığın yere yazıyorum bu mektubu. Yakında herkesin kaçtığı yer orası olacak. Dünyada durmak, hayatı sevmek, duyguların görgüsünü narkozsuz içselleştirmek; şiire, sana ve bu mektuba iyi gelecektir. 

Sen kaçtığımız yeri göstermeye çalıştın. Dünyada kaçacak yerin olmadığını da anlattın bir nevi. Açık yazının cesur oğluydun. Vahşi sevdin dostlarını. Bir vahşet bırakacak kadar gerçek. Ne olduğunu ve nerede durduğunu biliyordun. Vitrinler senin kalbini görmedi. Flues bir karmaşaydı bu ve ellerin her şeyi açıklıyordu. Gittin ama herkesin kartları hâlâ açık. Bize bu sefer kartı Paris’ten göndermeyeceksin. Bazılarımız orada olmayacak. Yine kaçacaksın yeni bir oyun için. Adres değişikliği iyi gelecek herkese. 

Bir daha oraya gitme İskender, melekler üzgün olacak. 


Dolunay Aker


*Bu mektup Seçkin Zengin'in hazırladığı "Şairime Mektuplar" adlı kitapta yer almıştır

12 Nisan 2020 Pazar

Uyuyan Adam: Modern Tembellik Üzerine Birkaç Söz



1.

Dip

Boş bir oda… Aslında boş değil, sadece belleğin garip bir yansıması ve bu yansıma da kendisini bulmaya çalışan, gaip bir yazar. Paris’in 1900’lerden bu yana değişmeyen sıkıntılı bohem havası, ama bu sefer 1960’lardayız. Tam olarak gerçek mi yoksa rüya mı olduğunu çözemediğimiz muğlak bir girişle başlıyor Georges Perec,  Uyuyan Adam maratonuna. Sanki geçmişinin, ruhunun, kimliğinin ona yapıştırılan “Yahudi” takıntısının öcünü, yazdığı deneysel metinlerle almaya çalışıyor. Uyuyan Adam da bu deneysel metinlerden sadece biri. Deneysellik, deneyin içinde olmak, ne kadar yarım bırakılmış bir sentez olsa da günümüzde, Georges Perec dildeki deneysel ısrarını yazın yaşamının hiçbir döneminde azaltmamış. Uyuyan Adam’ın bir rüya ayini ile başlaması bu yüzden. Geçmişle, nostaljik olanla kurulmaya çalışılan bir lehim, daha yüz on ikinci sayfasında sıkılarak bırakılan Raymond Aron’un Sanayi Toplumu Üzerine Dersler kitabı.
Evet, biliyorum bunların tembellikle ne alakası var diyeceksiniz, oysa varoluş sorunu da tembelliğin gizli kaynaklarındandır. Literatürdeki tanımın dışına çıkmadığımız için aylaklığı hafife alıyoruz. Çünkü Uyuyan Adam tam olarak “tembel” bir karakter değil. Sistemin dışına çıkmış, toplumun yadırgadığı o sefil kişilikler var ya hani, işte Uyuyan adam o eşsiz boyutun,  o bilinmezliğin saflarını sıklaştırdığı yerden sesleniyor bizlere.

“Yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. Yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun; kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. Ötekilerin birbirlerine sokulduklarını, birbirlerini koruduklarını, birbirlerine sarıldıklarını görüyorsun. Oysa sen, ölü bakışlı, saydam bir hayaletten, külrengi bir cüzzamlıdan, çoktan toza dönmüş bir siluetten, kimsenin yaklaşmadığı tutulmuş bir yerden başka bir şey değilsin.”

2.

Tercihler… Teslimiyetler…

İkinci bir tercih ya da ona sunulan bir aidiyet olarak değil, direk, lafı dolandırmadan, o zaman ki anın uyumuna karışarak yaşayıp daha doğrusu üzerindeki kimlik ve aidiyet psikolojisini atmak için zamanı yok sayan bir karakterle karşı karşıya uzun bir diyalog içindeyiz. Fakat bu diyaloğun tek bir konuşanı, tek bir soru soranı ve tek bir cevap vereni bulunmakta. Çağın ikiye böldüğü, kutuplaştırdığı, bir seçim yapmak zorunda bıraktığı insanların sanırım ortak yazgıları onlara giydirilen bu deli gömleğidir: Tembellik. İdeolojiden ne kadar uzaklaşmaya, bazı durumlar dahilinde, tek bir diyaloğa kendimizi kaptırmaya çalışsak da, bazen “geçmiş” takıntısı (buna siz de kendi takıntınızı ekleyebilirsiniz) ucu bucağı olmayan bir “hiç” yumağına bizi götürür. Bu yumağın daha önce yaşanmış ve yaşanacak olandan kopuk hareket etmesi muhtemel bir sonuç gibi gözükse de, günümüzde kapitalizmin gömleğini giydiremediği tek figüran aylaklardır. Georges Perec’in Uyuyan Adam’ı odasında, bir başına kimseye hesap vermeden yaşamayı seçerek, bir tercih yapmıştır. Ona yöneltilen sorulara, ona gönderilen mektuplara, kapı çalmalara, sevişmelere tepkisizdir. Bu tepki çağın boşluğuna aldırış etmeden kendi odasında kendine özgü bir dünya kurmaya çalışan “uyuyan” bir adamın tepkisidir. Gerçekten yalnız olan bir adamın tepkisi… Uyuyan Adam, kendi şahsına münhasır bir kişiliğe sahip; yazarımızın verdiği ayrıntılardan sosyoloji okuyan bir öğrenci olduğunu anlıyoruz. Ancak bölümünden memnun gibi gözükmüyor çünkü bazı mitosların beyninde karşılaştırılmasından bıkmış durumda.
Tembellik dışında giydirilen bir başka gömlek de ‘entelektüel’ olma sorumluluğunun ağırlığı. Bilgi, birikim, kültür tabi ki insanı geliştiren önemli edimler. Uyuyan Adam’ın sorunu ise bir nevi soruya dönüşüyor: bu saydığımız edimler insana yakışıyor mu? Birçok kez Uyuyan Adam’ın sorunlarına ben de kendimi kaptırıyor, bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorum. Ne var ki sonuç, sonuçsuzluk. İşte modern insan, modern yapılar, modern teknoloji ele avuca sığmayan bir toplam olarak: yaşadığı dönemin yazgısına boyun eğen bireylerin rüyalarını iğdiş edip kendi skolastik dünyasını inşa ediyor. Tercihler teslimiyetlere ekarte oluyor bir süre sonra. Düzenin yapılandırdığı bir varlık olup çıkıyoruz ortaya. Georges Orwell’in 1984 adlı romanında mekanik dünyaya tepki göstermesinin nedenlerinden biride budur. “Modern iş bölümünün sunduğu” yoğun iş gücü birleşimi… Orwell’in ütopyasında çalışan insanlar güya modern bir dünyanın bağımsız ferdi, fakat bütüne baktığımızda izinsiz sevişmek bile yasak. Uyuyan Adam Orwell’in dünyasından çok uzak değil. Dünyanın bu mekanik oluşumuna karşı uyuyan, tepki göstermeyen, aylaklık yapan bir adam; hiçbir düzenin sevmeyeceği bir insan tipi.

3.

Modern Tembel

Modern insanı ilkelliğe dönmek için tetikleyen birçok unsur mevcut; modern insan bu kargaşaya rağmen bir düzen yaratabiliyorsa tamamlıyor öz bilincini. Ciddi bir bilinç oluşturmakla başlıyor gerçek işine. Naylondan bir modernliğin ya da sözlük açıklamalarıyla kendini sınırlandıran bir dünyanın size sunduğu yapay güzellik, sizin bulduğunuz gerçeklikten daha sıkıcıdır. Aslında buradaki eleştirim modernliğin yanlış uygulanmasıyla alakalı bir durum… Bu tanımlamadan faydalanan kapitalizm kendi modern insanını yaratmaya çalışıyor, zaten bu yüzden dışta kalıyor aylaklar düzen içinde. Uyuyan Adam, modern bir kişilik, asi bir öğrenci, iflah olmaz bir aylak. O kargaşanın koridorlarında koşmayı başarabilmiş. Yalnız bunu kendisine açıklamaktan korkuyor. En çok bundan korkuyor hatta. Perec, çok küçük yaşlarda anne ve babasını kaybetmiş, ağır bir travma yaşamış , yazarlık yaşamının en derinlerine işlemiş bu büyük ayrıntı onun dünyasında. Uyuyan Adam’ın ara metinlerinde bu önemli ayrıntıları gözlemleyebiliyoruz. Uyuyan Adam, yaşadığı bu ağır kayıp sürecinden sonra hiç uyumamış sanki şöyle demiş bizlere karşı: uyku ve uyanıklık arasında bir fark yok dünya hâlâ gereksiz!

Dolunay Aker, Roman Kahramanları,  sayı 26, 2016 
  


Roland Barthes'ın Dostluğu Hepimizin Dostluğu

Yeryüzüne iki kök olarak düşmüş bu iki ismin (Barthes ve Sollers’in) etrafında bazı konuları konuşmak aydınlatıcı olacaktır. Mektup ve iki ‘...